Kim ister ki kendi çocuğuna bir yabancı isim versin? Kim ister ki samimi dostuna bir yabancı ünvan yakıştırsın? Kim ister ki inancının üzerine yüklediği vazifelerden birini yerine getirmek için yaptığı eyleme ağyarın, âharın izafe ettiği lâkap yapışsın? Ben sevdim eller aldı misali bizim sevip beğendiğimiz güzele bizim gibi bakmayan, bakamayan, baksa da göremeyen, neyi neden seveceğini bilemeyenler mahbubu mümin olan tesettüre türlü isnatlar yakıştırıyorlar. Türban, babaannelerimizin geleneği, modernleşmenin engeli, siyasi simge. Her biri başka cepheden yükselen tarifler. İnanca dışarıdan bakanların içeride olanlardan habersiz abes lafları. Çözüm üretmeyi değil kargaşa çıkartmayı gaye edinmiş mugalâtayı merkeze oturtan açıklamalar. Konuşmak için akla ihtiyaç duymadan sadece ağzının yeterli olduğunu zanneden dirayet yoksunları. Birazcık akletselerdi gerçek isme ulaşmaları gayet kolay olacaktı. Kısa bir vakti tefekküre ayırmak doğruya ulaşmak için kifayet edecekti.
Elbette doğruya ulaşmak kaygısından uzak olanlardan böylesine onurlu ve insani bir davranış beklenemez. Müslüman bir hanımın rabbinin rızasını kazanmak arzusuyla örtünmesinin arkasında kötü bir niyet aramak yüz kızartıcı, abes bir iştir. Hâlbuki şöyle bir yol izleyebilirler. İşe Müslüman hanımların tesettür için kullandıkları örtünün adıyla uğraşmayı bırakarak başlarlar. Müslüman hanımların kullandıkları örtüyü kullanım amacını açıklar şekilde başörtüsü diyerek yalın bir ifadeyle adlandırmalarının samimiyetlerinin bir ispatı olduğunu anlayabilirler. Bir kişinin anadilini anlamanın en kolay yolu şöyle tarif edilir. Aniden ayağına basıldığında canının yandığı anda o an hangi dille feryat ederse ana dili işte odur.
Başımdan defalarca geçen bu misal bir hadiseden bahsedersem sanırım daha açıklayıcı olacaktır. Eşimle dışarı çıkacağımız zamanlarda ben hazırlanırken o ben farkında olmadan başörtüsünü ütüleyip bir kenara bırakıp hazırlanmaya devam eder. Her şey bitip de tam sıra dışarıya çıkmaya geldiğinde özenle ütülediği başörtüsünü arar. İşte o an anadilinden başka bir lisan kullanamayacak kadar canı yanmış bir şekilde feryat eder. Başörtümü koltuğa sermiştim, nasıl görmez üzerine oturursun? İşte o nasırına basılma anında ağzından çıkan söz anadilini ortaya çıkarır başörtüm. Evet, gerçek bu türbanım değil, siyasi simgem değil, başörtüm.
Başörtüsüne ve o örtüyü başlarına taç yapan Müslüman hanımlara taarruz edenlerin saldırdıkları insanlar hakkında bilmeleri gereken bazı şeyler vardır. Bilinmesi gerekenlerin sayısı çoktur fakat sadece iki tanesi ile yetineceğim. Birincisi: Başörtüsü siyasal bir simgedir diye düşünüyorlarsa şunu akıllarında tutmalarını tavsiye ederim. Başörtüsü takan bir Müslüman hanım dünya üzerinde hangi ülkeye giderse gitsin o ülkenin yönetim şekli ne olursa olsun başörtüsünü açmaz. Gittiği ülkede Müslümanların, Hıristiyanların, Hinduların ya da başka din mensuplarının olması fark etmez. O ülkenin şeriatla, cumhuriyetle, krallıkla yönetiliyor olması o hanım için bir şey ifade etmez. Yalnız rabbinin rızasını gözeterek bunu yaptığı için yerkürenin her yerinde buna devam eder. Örneğin tatil için Vatikan’a ya da Küba’ya giden bir Müslüman hanım orada başörtüsünü muhafaza ederek o ülkenin yönetimine bir tepkimi göstermek mi istiyor? Olabildiğince tutarsız ve acımasız saldırsalar da herhalde böylesi gülünç bir şeye inanmayacaklardır.
İkinci olarak değinmek istediğim hususta bu saldırıları yapanlar acaba karşılarına aldıkları, düşman gördükleri Müslüman hanımları nasıl tasavvur ediyorlar. Hınç dolu saldırıların, mermi olarak kullanılan sert sözlerin hedefindeki Müslüman hanımları ne kadar tanıyorlar? Bu hanımların onlara karşı neden saldırı değil de savunmayla iktifa ettiklerini bilmek istiyorlar mı? Eğer bilmek isterlerse bunun elbette bariz bir nedeni var. Bütün Müslüman hanımlar başörtüsü takarak gerçektende bir cihad ilan etmiş olurlar. Bu cihad öyle ufak bir savaş olarak da tanımlanamaz. Başörtüsü takmak bir Müslüman kadın için ben cihad-ı ekber ilan ettim demektir. Başörtüsü, belki karşıt olanların savunduğu anlamda siyasal simge değildir. Fakat Müslüman bir hanım için eline harp sancağı alıp savaş meydanına girmenin bir diğer adıdır.
Evet, başörtüsü siyasal simge değildir ama bir harp sancağıdır. O kadar ulvi bir sancaktır ki elde değil başta taşınır. Bu yazdıklarımı okuyan cahiller hemen sevinmesinler. Tarif ettiğim savaş onların tezini haklı çıkaracak bir şekilde cereyan etmez. O, kadın erkek her Müslüman’ın mesul olduğu cihad-ı ekber yani büyük savaştır. Cihad-ı ekber kişilere değil müminin kendi nefsine karşı başlattığı mücadelenin adıdır. O cahillerin zannettiğinin aksine başörtüsü takan bir Müslüman hanım ben artık Müslüman’ım benim gibi olmayanlar düşmanımdır diye düşünen bir mümine değildir. O, artık vefat edene kadar sürecek bir mücadeleyi başlatmış kahraman bir mücahidedir. Öylesine kahraman bir mücahide ki kendi nefsi ile uğraşmaktan başörtüsüne saldıranlara vakit bulamayan bir kahraman. İş böyle olunca o kahramanlar etraflarında dönen saçmalıklara vakit ayırmak yerine kendi nefislerini terbiye ile meşgul olurlar. Meydanı boş bulan cahillerin savaş tamtamları da ortalığı kasıp kavurur.
Son olarak kanaatimce bu saldırıların bir sebebi de şu olsa gerektir diye düşünüyorum. İnsanlar tanımlayamadıkları şeylerden korkarlar. Anlam veremedikleri bir konu karşılarına çıkınca hemen savunmaya geçerler. Bu anlamsız saldırılar bir saldırıya uğrayacakları korkusundandır. Müslüman olmanın mahiyetine vâkıf olamayanlar bir kadının saçlarını kapatmakta ki ısrarını anlayamazlar. İnsanların birçoğunun dünya hayatlarını daha rahat yaşayabilmek için uğraştığı, zenginlik peşinde koştuğu bu zamanda böylesi bir dava için çalışmak bir kesim için anlamsız gelir. Bir metrekare bez için bu kadar ısrarın sebebi nedir diye sormaları bundandır. Sordukları soruya aldıkları yalnız ve yalnız rıza-i ilahiden başka maksadımız yok cevabı onları tatmin etmez. Bir metrekare bez, lakin başımın üzerinde yeri var cevabı seküler bir zihinde nasıl yer bulabilir ki.
Hülasa, akıl ve cehalet cephesinde değişen hiçbir şey yok. Akıllılar kendilerini geliştirmek için kendileriyle uğraşmaya, cahillerse böyle bir olgunluk gösteremedikleri için akıllılarla uğraşmaya devam edeceklerdir. İnsanlık var olduğundan beri bu böyle devam etmektedir. Bize düşense cahille cahil olmamak nefis cihadına cihad-ı ekber’e devam etmektir. Onlar hak etmese de bize yakıştığı için sakinliğimizi korumalıyız. Sürekli gerginleşen içtimai hayatta bir kopmaya izin vermemeliyiz. Cahiller için son sözümüz Allah akıl versin demek olacaktır.
İbrahim Zeren
19 Mart 2008