Dünya tarihi galip taraflarca adı zafer, yengi, başarı olarak konmuş mağlup cenahın adlandırmasıyla saldırı, işgal, istila olan binlerce olayla doludur. Bu tanımlamaların sahibi olan mağlup taraflar birde üzüntülerini anlatan destanlar, ağıtlar, romanlarla acılarını anlatarak sonraki nesillere sözlü ve yazılı miras bırakmışlardır. Bu miras, yenilginin intikamını almak ve bunun tek şartının da kazanılacak bir zafer ile birlikte düşmana acı vermek üzerine bina edilmiştir.  Mağlubiyetlerinin haksızlıkla, içte ve dıştaki vatan hainlerinin kalleşliğiyle ya da kendilerince zamansız karşılaştıkları sebeplerle, zorluklarla olduğunu genç nesillerine dikte etmişler. Sanki savaş dürüstçe oynanması gereken bir oyunmuş gibi karşı tarafı dürüst olmamakla suçlamışlardır. Saçma bir şekilde çoğu zaman kazanan haksız, kaybeden haklı gösterilmiş. Elbette ortada hiçbir geçerli sebep yokken saldırıya uğrayıp vatanlarını kaybedenlerde olmuştur. Yeni nesillere intikam mirası bırakanların sebebi sadece yenilmiş olmak mıdır? Topraklarını, devletlerini kaybetmek elbette önemlidir. Diğer bir önemli sebep de neden kaybettikleri, ne için vatanlarının yönetimini teslim etmek zorunda kaldıklarıdır. Bir kral, hükümdar kendini daha iyi hissetmek istediği için adını tarihe kazımak arzusuyla, tacı devraldığı babasının şanını korumak hatta babasını geçmek, oturduğu tahtın hakkını vermek, kraliçenin sırtını okşaması, başrahibin övgüleriyle rahatlamak isteğiyle savaş açmış olabilir. Belki de onların ırkını sevmiyor, kendi soyunun üstünlüğüne inanıyordur. Sebep her ne olursa olsun, bu sebep galip tarafın canı istediği için bu işe kalkıştığı sonucuyla özetlenebilir. Çünkü bu sebeplerin ve kazanılan sonuçların hepsi dünyaya yöneliktir. Mağlup tarafları çıldırtan bir sebep de bu olsa gerek. Pisipisine toprağından belki de devletinden olmak tabi ki çıldırtır insanı. Bu çılgınlıkta savaşları körükler ve ortaya her dönemde kahramanlar çıkartır.
Savaş yapmanın adının cihat, toprak kazanmanın adının fetih, yönetimi değiştirmenin adının kurtarmak olduğu İslâm kendine has terimleriyle tektir. Bu teklik hayata da yansır ve her galibiyet buram buram İslâm kokar. Bir beldeyi fetih’den önce gelecek olan yönetimin maneviyatının temsilcileri oraya gelerek İslâm’ tanıtırlar. Gelip de topraklarını fethedecek kişilerin ruh halini, insanlık için ne düşündüklerini, amaçlarının ne olduğunu anlatırlar. Bunu bir misyoner edasıyla gizlice yapmazlar. Kendini tanıtırlar, tanındıktan sonrada aşikârane ‘’Bu haktır, hakka buyurun‘’ derler. Adı belli, adresi belli, misyonu belli olan, hiçbir şeyi saklı tutmayan İslâm tebliğcileri. Bütün bu belirlilik elbette sağduyulu insanlar içinde güvenin oluşmasına sebep olur. O beldenin sakinleri bir gün karşılarında kendilerine saldıran askerleri gördüklerinde en azından düşmanlarını biraz da olsa tanımış olurlar. Tabi bu tanımanın onlara pek kâr getirdiği de söylenemez. Onların amacının hayatta kalmak değil ölmek olduğunu bilmek nasıl bir kâr getirebilir? Muhtemelen ya yenilgi ya da teslimiyet getirir. Ülkelerini savaşarak kaybettikten sonra düşman gördükleri kişilerin kendilerine sizi kurtarmaya geldik demesi elbette garip gelecektir. Herhalde bu sözü duyanlar şöyle etraflarına bir bakınacak ‘’Düne kadar bir tehlike yoktu, sonra siz çıktınız geldiniz ve tehlike siz oldunuz‘’ diyeceklerdir. Fakat şimdi, siz de pek tehlikeli gibi durmuyorsunuz acaba başka bir şey var da biz mi görmüyoruz? Bize batan bir geminin yolcularıymışız gibi sesleniyorsunuz ama bizim bildiğimiz en yakın deniz bir haftalık mesafe diye düşünecekler.
 Elbette bazı saplantılarından kurtulamayanlar olacaktı. Irk saplantısı, soya bağlı milliyetçilik saplantısı, son nefese kadar yenildik ama ezilmedik, en büyük takım bizim takım diyenler hep olmuştur. Fakat insanların içinde her zaman bir grup vicdanının sesini dinleyen çıkacak durup düşüneceklerdir. Aman dileyene kılıç kaldırmamak nasıl bir kavramdır? ‘’Biz sizi öldürmeye değil, diriltmeye geldik ‘’ demek nasıl bir kavramdır? ‘’Karşımıza elinde kılıç ile çıkanı öldürürüz fakat kadına, çocuğa, yaşlıya, rahibe, hahama dokunmayız ‘’ demek nasıl bir kavramdır? ‘’Biz size din getirdik fakat sizin dininizin önderlerini öldürmeyiz. Kilisenizi, havranızı yıkmayız ama buralara cami yaparız ‘’ demek nasıl bir kavramdır? ‘’Sizi namaza çağırırız fakat asla cumartesi, pazar ayinine gitmekten men etmeyiz. Hatta siz girip ayin yapın biz kapıda nöbet tutar sizi kollarız, güvenliğinizi sağlarız. ‘’ İşte mağlup olan tarafa mensup olanlardan vicdan sahipleri asıllarına dönüp Müslüman olmuşlardır. İslâm’ın oraya geliş sebebi de budur. O vicdan sahiplerinin aradığı, hak ettiği din Müslümanlıktır. Bu sebepten İslâm Ordusu adeta aradıkları dini, onların ayaklarına servis yapmıştır. Çöl ortasında susayan adama su yetiştirir gibi gayretle onlara din götürmüşlerdir. Bu din götürmeyi de hüviyetlerine en yakışan şekilde yapmışlardır. Suya hasret olanda suya kavuştuğunda kana kana içip elinde testiyi asla bırakmamıştır.
İslâm ordularının fethettikleri topraklara baktığımızda İslâm’ı kabul etmeyenlerin dâhi hoşgörü karşısında bir eziklik hissi duydukları ve bunu bir şekilde belli ettikleri tarih sayfalarında kayda geçmiştir. Hz.Ömer -radıyallâhu anh-’ı dost bilen, Fatih Sultan Mehmed Han -rahmetullâhi aleyh-’e , Selahaddin Eyyubi -rahmetullâhi aleyh-’ e dua eden rahipler bunun örneğidir. Makedonyalı İskender, Mısır’ı aldığında kendisinin Tanrı’nın oğlu hatta bir süre sonrada Tanrı olduğunu ilan etmişti. Yavuz Sultan Selim Han -rahmetullâhi aleyh- ise Mısırı fethettiğinde parmağını göstererek ‘’Kimsenin şu dünyada parmağımın ucu kadar yeri yoktur, bütün mülk Allah Teâlâ’nındır‘’ diyerek halka seslenmiştir. İşte bu örnek dahi istila ile fetih arasındaki farkı anlatmaya yeter diye düşünüyorum.
İbrahim Zeren
09 Mayıs 2008