Yaşanılan kenti imar etmek elbette güzel ve gerekli bir şeydir. Yaşam alanlarını ihtiyaca göre düzenlemenin, hayatı kolay ve yaşanabilir kılmanın bir mahzuru yoktur. Belki aşırıya kaçılmadığı sürece bununla övünülebilirde. Yeter ki bunun için hakkından fazlasıyla harcama yapılıp israf edilmesin. Kontrollü bir şekilde yapılmış ve insanlara hizmet eden binalar yapmak çok güzeldir. Büyük bir hizmettir. Yüzlerce yatak kapasiteli bir hastane, onlarca derslikli bir okul, yüzlerce çocuk barındıracak yetimhane ya da yaşlılar için bakımevi. Hepside kulağa çok hoş geliyor. Belki de bunları sayarken aklıma gelmeyen bunlar gibi ihtiyaç görecek başka binalar. Bunları imar etmek, sayısını arttırmak takdir edilecek bir iştir.
İstanbul’da şimdilerde dikkatimi çeken iki bina var. Bunlardan birincisi Bakırköy’deki adliye binası. Büyük kutlamalarla, alkışlarla temeli atıldı ve bitti. İkincisi de şimdilerde Çağlayan’da hızla yükselen dev bir adliye binası. En çok dikkatimi çekense binayı tanıtıcı tabelada Avrupa’nın en büyük adliye binası yazıyor olması. Bununla herhalde yaptıkları binanın konforunu rahatını kastediyorlar. O tabelayı oraya takanlar hiç düşünmezler mi? Bu kadar büyük adliye binasına neden gerek duyduk? Neden okullar kadar mahkemeler yapmaya başladık? Neden kültür merkezleri kadar mahkeme binaları yapmaya başladık? Neden artık mahkeme salonlarının sayısı artıyor. Avrupa’nın en büyük mahkeme salonunu İstanbul’a yapmakla övünenler İstanbul’da 54504 öğretmen varken, 15050 avukat olmasının nasıl bir felaket olduğunun farkında değiller mi?
Mahkeme açmakla, cezaevi inşa etmekle övünmek saflıktan başka bir şey olamaz. Yakında başka ülkelere karşı bizim hırsızımız sizinkilerden çok, bizim katillerimiz sizdekilerin iki katı diye mi övünecekler? Ne ekersen onu biçersin. Okul eken âlim biçer, mahkeme eken zalim biçer. Ne yazık ki kimse bu durumun farkında değil ya da yine neme lazımcılarımızın sayısı artmış.
İbrahim Zeren
07 Kasım 2008