Modernizm karşısında direnmek çağdışı kalmayı seçmek anlamına gelmez. Kişinin kendi kültürünü, içinde yetiştiği toplumun geleneklerini birdenbire sadece birileri istiyor diye terk etmemesi modernizm karşısında cahilce bir inattan kaynaklanan ayak diretme olarak algılanmamalıdır. Ne bir şahıs ferdi olarak, ne de belli bir topluluğu oluşturan bir grup insan topyekûn hayat tarzlarını inançlarını birdenbire değiştirebilir. Olağan olan insanın düşünce olarak gelişmesi bunun sonucu olarak da bir olgunluk seviyesine yükselerek değişmesidir. Olağan olmayan ise bu değişimin zoraki bir şekilde dışarıdan dayatılmasıdır. Bu tarz dayatmalar beraberinde ekonomik kısıtlamalar, kültürel yozlaşmalar, sınıf çatışması ve toplum içinde kutuplaşmaları beraberinde getirir. Böylesine bir saldırıya maruz kalan toplumlarda zengin fakir arasındaki uçurum hızla genişler.
Bu saldırıyı düzenleyenler toplum üzerinde çeşitli vasıtalarla oluşturdukları psikolojik baskıları ve klişeleşmiş oyunları tertip ederler. Halkı oluşturanlar arasındaki soya ya da inanca dayanan farkları birer çatışma sebebi haline getirerek, gerek fiili gerekse fikri terörün ortaya çıkması için uğraşırlar. Yıllarca beraber yaşamanın sonucu bir halk olarak anılan insanlar yavaş yavaş birbirlerinden kopmaya başlarlar. Gündelik hayatın içinde farkında bile olmadan benimsedikleri asırlarca birlikte paylaştıkları gelenekleri, adetleri, hoşlandıkları alışkanlıkları terk ederler. Vazgeçtikleri şeyler tek başına çok da değilmiş gibi görülebilir fakat zamanla terk ettiklerinin yerine farkında bile olmadan kendilerine dayatılanı koyarlar. Ufak şeylerle başlayan bu farklılaşma zamanla kişiyi farkında olmadan bir başkası yapar. Başkası olan kişilerin sayısı baskın çoğunluğa ulaşınca da artık o toplum başkalaşmış bir toplum olur. Başkalaşmanın kurbanı olmuş bir kişi giyim tarzını, yemek alışkanlığını, dinlediği müziği değiştirir. Popüler televizyon kanallarında en çok seyredilen programları seyreder, en çok dinlenen şarkıcıları dinler. Herkesin sevdiğini sever herkesin kızdığına kızar. Bizim ülkemizden bir ufak örnek vermek gerekirse her yörenin değişik mutfak kültürü ve buna bağlı değişik ağız tatları vardır. Fakat bu gün çevremizi saran hızlı ve ayakta yemek yeme tarzı olarak fast-food lokantalar, büfeler, salonlar vardır. Bunlar bir çeşit ağız tadına hitap eden sadece doymaya yönelik yemeklerle doludur. Karadenizlisi de egelisi de güneydoğulusu da aynı hamburgeri aynı pizzayı tüketiyor. Garip isimli garip tadı olan aynı içecekleri içiyorlar. Artık kimse yöresel şarkıları dinlemiyor, yöresel yemeklere itibar etmiyor, yöresel kıyafetler giymiyor.
Dışarıdan bakıldığında herkes ortak bir hayatı yaşıyor ama toplum içerisinde insanlar birbiriyle iyi anlaşamıyor. Bu çok uzun sürmeyecek olan geçici bir süreçtir. İnsanlar aynı şeyleri yapıyor aynı hayatı yaşıyor ama birbirleriyle iyi geçinemiyorlar. Çünkü şu anda hepsi üç evreden oluşan planın ilk evresindeler. Birinci evre insanların kendi kültürel değerlerinden kopuş evresidir. Bu evrede yaşayanlar yöresel örfleri adetleri zevkleri terk etmeye başlar ta ki tüm halkın ortak paydası olan geleneklerin terkine kadar devam eder. İkinci evre ise toplumun artık geçmişle bağının tamamen kopmasıyla ve etrafındakilerin de kendisi gibi olduğunu fark etmesiyle son bulur. Bu dönemde artık toplum içerisinde bir çatışma olmaz halk yeniden şekillenir. Fakat başka bir kültürün şekillendirdiği özünden kopmuş bambaşka bir halk olur. Üçüncü ve son evrede ise artık tek bir insan modelinden oluşan bir topluluk vardır. Bu artık onları bu hale getirenlerin arzularına ulaştıkları zamandır. İstedikleri gibi yönetir, istedikleri gibi yönlendirirler. Bu amaca ulaşmak için uğraşan Amerika ve Avrupa kendi halkları üzerinde bir miktar etkili olmuşlardır. Tabi ki üçüncü evreye ulaşmaları imkânsızdır ama amaçları budur.
Neden imkânsız olduğuna ileride değineceğim yalnız ondan önce bu planın uygulaması sırasında hesapta olmadan ortaya çıkan bir probleme kısaca değinmek istiyorum. Kendi ülkelerinin dışındaki halkları önemsemeden katleden emperyalist devletler bunun için farklı taktikler kullanırlar. Bazen Irak gibi Afganistan gibi haksızca bir ülkeye girer adalet getireceğiz diye insanları katlederler. Bazen Bosna’da olduğu gibi kendilerine hizmet eden ufak devletlerin soykırımlarına sessiz kalırlar. Kimi zamanda Ruanda’da Hutu ve Tutsi kabilelerinde olduğu gibi halkı birbirine düşürüp onların ölmelerini seyrederler. Açlığa, ilaçsızlığa mahkûm ederek ölmelerine seyirci kaldıkları halklar ya çoktan ele geçirdikleri topraklarda yaşayanlardır ya da ele geçirdiklerinde bir işlerine yaramayacak verimsiz stratejik önemi olmayan toprakların sahibi olanlardır.
Bu açılımda ülkemiz çok ayrı bir yer tutar. Jeopolitik açıdan hassas bir noktadadır, stratejik öneminin dışında toprak zenginliği de iştah kabartan cinstendir. Fakat cezbediciliği ve tehlike görülmesinin asıl sebebi halkıdır. Bu halk asırlarca dünyayı yönetmiş, herkesi kıskandıracak bir zenginlikle yaşamış, kendi halkına adalet tesis ettiği gibi kendisine dâhil olmayan halklara da adaletsizlik sergilememiş bir devletten geriye kalanlardır. Bu sebepten bu halk üzerinde türlü oyunlar oynanır. Bir bakarsın Türk-Kürt diye ayrılmak istenir, bir bakarsın sen Mardinlisin ben Rizeliyim diye kutuplaştırılır o da olmazsa sen aşağı köydensin; ben yukarı köydenim diye kavgaya tutuşturulur. Bunların hiçbiri fayda vermezse dedeleri aynı siperde savaşmış iki cahil ve geçmişini bilmeyen torun sen Fenerlisin ben Galatasaraylıyım diye birbirini öldürür. Topyekûn toplumu saran bir nefret tohumu tesis edilemese de ufak ufak ayrılık örnekleri gözlenir. Bu halk üzerine dünyanın bütün milletlerinden çok oyun oynanır ama en az etkide bu halk üzerinde gözlenir. Çünkü bu halk farkında olmasa da hâlâ Osmanlının biyolojik ve psikolojik izlerini taşımaktadır. İşte bunun farkında olan düşman güçler Osmanlı’nın izlerini silmek için etrafımızda bizim olmayan bir mimari, bizim olmayan bir giyim tarzı, bizim olmayan daha nice işler ortaya koyuyorlar. Artık Osmanlı izleri tek tek siliniyor ve bizim olmayan sokaklarda, bizim olmayan bir toplum içerisinde bizim olmayan bir hayatı yaşayarak farkında olmadan başkalaşıyoruz.
Emperyalist devletlerin planlarını bozan şeye değinecek olursak hiç hesapta olmayan bu şey nüfuslarının tükenmesidir. Batı ülkelerinde her geçen gün etkisi hissedilen nüfus artış oranındaki düşüştür. İleriye dönük istatistikler özellikle Avrupa ülkelerinin nüfus artışı için tehlike sinyalleri veriyor. Amerika bünyesinde barındırdığı milletlere ortak bir ülküyü aşılamaktadır. Rahat, konforlu ve güvenli bir yaşamı kazanma ülküsü. Bu ideal sebebiyle Amerikan halkı güzel bir hayat yaşamak için çalışması gerektiğinin farkındadır. Bir diğer farkında olduğu da kazandığı parayı harcaması için Amerika’nın devlet olarak var olması gerekliliğidir. Bu amaçla ülkesini sever, en azından kaybetmek istemez buna bağlı olarak ta işini kaybetmek istemez. Birçok değişik kültüre ait halkın tek hedefi var gibidir. Kazan harca, daha çok kazan daha çok harca. Alışveriş yapmak, daha iyisine daha güzeline sahip olmak, çok çalışmak, çok çalıştığı için de daha lüks yaşamanın hakkı olduğuna inanmak. Daha sonrasında dengeyi sağlamak için delicesine bir koşturmaca içerisinde yaşamak. Avrupa devletlerinde ise buna yakın bir hayatla devlet, halkın ihtiyacını elinden geldiğince görmeye çalışır refahı için uğraşır bunun karşılığında da problem çıkartmadan yaşamasını ister. En iyi yurttaş asi fikirlerle devletinin karşısına çıkmayandır. Kurulu düzenin değişmesi yönünde bir uğraşı olmayandır. En iyi vatandaş akıllı çocuk olup sütünü içip erkenden uyuyandır. Bunun karşılığında devleti ona kendi kontrolünde bir dini özgürlük, cinsel özgürlük, yaşama, para kazanma ve harcama imkânı sağlar. İstediği lüksü istediği eğlenceyi hiç sorgusuz yaşaması için uygun ortam oluşturulur. Dünyanın neresine giderse gitsin kendi vatandaşı olmanın onun için ayrıcalık ve güven kaynağı olmasını temin eder. Kimi zaman medyada yansıyan haberlerle bir bakanın ya da milletvekilinin veya onların yakınlarının toplum içerisinde her yurttaş gibi olduğunu anlatırlar. Bir bakan eşinin uçağa binerken aranması veya bir milletvekilinin kırmızı ışıkta beklemesi haber yapılarak devletin herkese aynı muameleyi yaptığı, vatandaşın özgürlüğünün ve haklarının korunduğu vurgulanır. Kimi zaman bu tarz hareket sergilemeyen siyasiler ağır bir dille eleştirilerek halkın medyaya güveni sağlanır.

 

En ince ayrıntısına kadar yaşayanların rahatını düşünerek kurgulanmış bir hayat içerisinde insanlar zamanla robotlaşmaya başlar. Artık her hareket bir ihtiyacı karşılamak için yapılır. Yemek ihtiyaç olduğu için yenir sofra kültürü mutfak kültürü göz ardı edilir. Bunun gibi cinsel isteklerde sadece ihtiyaç olmaktan ileri gidemez. Aşk ruha değil bedene hitap eden bir duygu olarak algılanmaya başlanır. Bu gün olduğu gibi evlilik oranı azalır var olan evlilikler çabuk yıkılır, boşanmalar artar. Evlilik müessesesi sağlam temeller üzerine kurulmadığı, hayatın içinden aşk sökülüp atıldığı için robotlar çocuk sahibi olmayı istemezler. Kedi köpek besleyenlerin sayısı artar. Bu robotlar evcil hayvanlarının sağlık ve hazır mama giderleri için para harcar, onlar için uğraşırlar ama ‘’Neden çocuk sahibi olmuyorsun? ‘’ diye sorulunca ‘’Sorumluluğunu almaya hazır değilim ‘’ ya da ‘’Çok yoğun çalışıyorum zaman ayıramam ‘’ derler. İşte günümüzde batılıların hâli budur. Bu sebepten her geçen gün nüfus oranları hızla azalıyor. Açıklanan rakamların gelecekleri için nasıl büyük bir tehlike olduğunun farkına yeni yeni varmaya başlıyorlar. Bizim ülkemizde durum henüz böyle değil. Fakat batılıların istediği gibi modernleşirsek bizde de durum bundan farklı olmayacaktır. Bizim bu hain planlardan etkilendiğimizin bir göstergesidir ki toplu taşıma araçlarında gayet insani bir gerekliliği yapmamız için uyarılıyoruz. Otobüslerde ‘’Lütfen hamile ve çocuklu bayanlara, yaşlı ve sakatlara yer veriniz’’ yazıyor. İnsanlıktan uzaklaşıyoruz ki parklarda, bahçelerde, yol kenarlarında ‘’Çimlere basmayınız! Yerlere çöp atmayınız! ‘’ uyarılarıyla insanlığımızı kaybetmemeye çağrılıyoruz. Robotlaşan bir halk olmaya başladığımızdan olsa gerek, bir ülkenin ahalisi için önemli bir gün olan seçim günü güneşli bir güne denk gelirse oy kullanmak için sandık başına gidenlerin oranı düşüyor. Hangi görüş olursa olsun fark etmez kim gelirse gelsin benim için bir şey değişmez diye düşünen robotlar pikniğe gitmeyi birkaç saatlerini ayırarak bir siyasi partiye rey vermekten önemli görüyorlar. Onlar işe gidip eve gelen, hafta sonu eğlenen sadece yaşadığı günü düşünen geleceğe ait kaygıları seyrettiği dizinin yeni bölümünde neler olacağı ya da kredi kartı ile yeni bir alışveriş yapmak için kredi kartı ekstresinden kalan taksit sayısını takip etmekten ibaret olan, gelecekle ilgi tek heyecanı gelecek hafta takımının oynayacağı maçın sonucu olan robotlardır. Bu Robotların sayısı maalesef bizim aramızda da hızla artmaktadır.
Batının insanları başkalaştırarak planladığı robotlaşmış bir toplum oluşturma hedefinin amacına en zor ulaşacağı toplum bizim halkımızdır. Bunun sebebi de bu halkın tamamının olmasa da bir kısmının maziyle bağlarının kopuk olmamasıdır. Elinden kaçırdığının ve çalışırsa tekrar ele geçireceği şeyin ne olduğunun farkındadır. Bu farkındalık tek başına belki elde somut bir güç gibi kullanılmamaktadır. Lakin insanların dünyasında robotların dünyasından farklı olarak her şey maddi değildir birde manevi boyut vardır. Aşk sadece cismani bir duygu değildir aşk ruhani bir duygudur. İnsanlar aşk ile cinselliğin farkını anlayabilirler. İçinde cinsellik olmayan bir aşk olabileceğini idrak edebilirler. Sevdaları bir günlük fizyolojik bir tetikleme değildir. Aşka yaklaştıkça sevgi azalmaz bilakis artar. İnsanlar gerçeğin ve gerçek olmayanın farkını kolay anlayabilirler. Onların hayalleri boş bir rüya değil birer gelecek planıdır. İnsanların hayallerindeki hayat kendisine ulaşmak için çalıştığı bir hedeftir. Öyle bir hedeftir ki ulaşılınca kıymetinden bir şey kaybetmez. Meşhur aşk hikâyesi Leyla ile Mecnun’da Mecnun’un yakınında olup aşkına şahit olanlar bir Mecnun’un gayretine bakar bir de Leyla’nın sessiz tavrına bakar merak ederlermiş bu nasıl bir aşk diye. Bir gün Mecnun’a sen bu Leyla için deli oluyorsun ama öyle deli olunacak uğruna çıldırılacak bir kadına pek benzemiyor demişler Mecnun onlara şöyle cevap vermiş ‘’Ben ol da gör. ‘’ İşte insanlar ellerinden alınan kaybettikleri geçmişlerini, o yüce devleti ve onun tesis ettiği nizamı Mecnun’un Leyla’sına olan aşkı gibi umutla severler. Robotlarda bu aşka bakar ‘’Bu kadar abartacak ne var? ‘’ derler. İşte bu yüzden robotlar robot’tur insanlar da insan. İşte bu robotlar ile insanların farkıdır. İşte bu yüzden sömürgeci batının planları bu ülkede kolay kolay işlemez. Çünkü bu ülkede robotlarla insanlar arasında sınır yoktur. Aynı ailede robot ta vardır insan da. Aynı adamın iki evladından biri robot, biri insan olabilir. Bu kadar iç içe yaşandığı için insanlar, robotların insanlığa dönmesi için uğraşırlar. Ellerinden kaybettikleri geçmişlerinin acısına bir de robotlaşmış geleceklerinin eklenmesini istemezler.
İbrahim Zeren
25 Nisan 2008