Henüz birkaç ay olmuştu yirmidört yaşıma basalı ve henüz  yirmidört yıl olmuştu bilmem kaç bin senelik dünyayı tanıyalı.
Çok gençtim ve çok şey vardı bilmediğim, sonraları sevmeyi ve aşkı öğrendim hiçbir kitapta yazmadığı halde.
Ve daha sonraları seni sevmeye başladım, hiçbir kitapta ve fotoğraf albümümde resmin olmadığı halde.
Ve sen benim tek tutkum olmuştun hiç görmediğim halde.
Platonik düşler kuruyordum okul yıllarımda, bazen düş mü gerçek mi karıştırdığım.
Hep aynı rüyayı görüyordum sensiz  gecelerde, sanki rüya görmüyordum da aynı filmi tekrar tekrar seyrediyordum.
Hep aynı rüyayı görüyordum yalnız  gecelerde, gördüğümün sen olduğundan emindim  ama adını bilmiyordum.
Yıllar çok çabuk geçti sonra ve bana hiç haber vermedi, sormadı buradan geçebilir miyim? Diye.
Hayat hep aynı oyundu kapalı gişe sahnelenen. Değişen bizim rollerimizdi. Değişen oyunun afişiydi sadece.
Ve değişmeyen karanlık gecelerde her ne kadar değişsede yatağımın rengi hiç aksatmaksızın gördüğüm pembe düşlerdi. Başrolünü birlikte paylaştığımız filmin belkide beşyüzüncü versiyonu.
Sonraları seni düşlerde görmek yetmedi bana ve şiirler yazmaya başladım sana.
Sana sen diyordum çünkü adını bilmiyordum.
Adını bilmediğim halde yazıyordum fakat seni anlattığımı biliyordum.
Yolum ne zaman şehirler arası bir terminale düşse seni bekliyordum. Nereden geldiğini bilmediğim otobüslerden birinden inersin diye ve her defasında bir dahaki sefere diyordum.
Ne zaman mayhoş bir sessizlik üzerine telefon çalsa belki sensindir diye titrek bir sesle alo diyordum ve her defasında inatla yanlış numara özür dilerim diyordu birileri.
Gün geçtikçe her şeyim oluyordun benim, bir yudum sıcak çay oluyordun soğuk gecelerde ve aynı gecelerde odamı hiçbir zaman karanlık bırakmayan ay ışığım.
Gün geçtikçe öğreniyordum, yanlızlığından başka yanlızlığım olmadığını.
Bazen en kalabalık mekânlarda bazende en tenha bir çıkmaz sokak sessizliğinde dilimden dökülen hep aynı heceydi, sen.
-ibrahim zeren-