Dini vecibeleri ifa ile muhatap kabul edilmenin ve onların terkinden mesul olmanın başlangıcı buluğa ermiş olmaktır. Bu durumdaki Müminin mükellefiyetleri başlamış olur. Bu mükellefiyetlerin terki mazeret kabul etmez. Bütün Müslümanlar İslâm’ı öğrenmek ve düzgün bir şekilde yaşamak mecburiyetindedir. Ayrıca bütün Müslümanlar bilmeyenlere, haberi olmayanlara İslâm’ı anlatmakla güçleri ölçüsünde mükelleftir. İslâm’ı yaşamak ve çeşitli sebeplerden ötürü yaşamayan ya da yaşayamayanlara tebliğ edip yardımcı olmak terki halinde asla mazeret kabul edilmez bir vazifedir. Böylesine önemli bir vazifenin başka bir şekilde yerine konacak bir şey ile telafisi olmaz. Her müminin içtimai hayat içerisinde bulunduğu konum, şartların ona tanıdığı imkânlar, şahsi kabiliyetleri oranında İslâm’a karşı mesuliyetleri vardır.
Çocukluk yıllarımızda öğretmenin verdiği ödevi yapmamanın veyahut derse hazırlanmamanın susuzluğu bahane eden sudan bir sebebi vardı. Haylaz, tembel bir çocuk olarak ‘Sular kesikti çalışamadım’ derdik. Bu şaka yollu mazereti öğretmenimize söyleyemesek de arkadaşlar arasında dillendirirdik. Bunu söylerken amacımız sadece bir bahane uydurmaktır. Yoksa bu yalanın kabul görmeyeceğini çocukta olsak biliriz. Aslında bu yapmak istediğimiz ödevi ciddiye almadığımızı üstü kapalı belli etmekti. Çocuk aklı ile görevini yapmamış olmak büyük bir suç değildi. Üstelik esprili bir mazeret üreterek durumu mizaha çevirmiş olmakta cabası.
Elbette bir çocuk yapınca bunlar belki görmemezlikten gelinebilir. Fakat buluğa erince iş değişir. Söz konusu kişi dini hükümlere muhatap, akıl baliğ bir müminse artık işin şakası, mazereti kalmaz. Müslüman yaptığı her işte, attığı her adımda, hatta aldığı her nefeste Allah Teâlâ’ya karşı sorumludur. Bu sorumluluktan sudan bahanelerle kaçamaz. Tek yol yükümlülüklerini yerine getirmesidir. Aksi halde ahirette din gününün sahibi olan Allah Teâlâ’ya karşı hesap verirken çok kötü bir duruma düşecektir.
İbrahim Zeren
27 Mart 2008