İslâm tarihi diğer tarih yorumlarından farklı olarak içerisinden maneviyatı çıkarılmadan anlaşılması gereken bir gerçekliktir. İslâm tarihini içerisinden manevi duyguları çıkartarak anlamak, hissi duygulardan arındırılmış bir tarih modeli ortaya koymak bir cinayettir. Siyasi, içtimai ve manevi duygularla teçhiz edilmiş bir İslâm tarihinin ruhunu çıkarıp atmak, sadece kuru bir bedene mahkûm bırakmak İslâm tarihini öldürmek demektir. Herhangi bir devlet tarihi ile İslâm tarihini bir tutmak bize meselenin özünü kavrayamamak ve İslâm’ı hayata geçirememek gibi büyük zararlar verir. Bir Müslüman için dünya tarihine genel bakışla İslâm tarihine bakış kesinlikle aynı olmamalı. Dünya tarihini incelerken bizden öncekiler ister İslâm üzere olanlar ister başka din mensubu olanlar olsun şurada şu hatayı yapmışlar biz dikkat edelim aynı hatayı yapmayalım ya da şöyle yaparak iyi sonuç almışlar bizde aynı yolu izleyelim diyerek düşünebiliriz. Fakat İslâm tarihine bakarken büyüklerimiz neden böyle yapmışlar diye hem bize örnek olacak hem de olaylardan ders almaya yönelik bir tavır takınmalıyız.
Bir Nasreddin Hoca -rahmetullâhi aleyh- fıkrası anlatılır. Timur ordusunda mevcut fillerin bakımını tebaasına pay eder ,filleri birer ikişer köylere gönderir. Her köy kendisine verilen filin bakımını üstlenmek zorunda kalır. Bu taksimde Nasreddin Hoca -rahmetullâhi aleyh-’in köyüne de iki fil düşer. Köylü bir süre filleri besler fakat bakarlar ki filler tüm mahsullerini yiyor, elde bir şey kalmıyor. Fillere bakamayacaklarını, filleri doyururlarsa kendilerinin aç kalacaklarını anlayınca buna çözüm düşünürler. Fillerin ikisini Timur’a geri veremeyeceklerini ama belki birini verip birine bakarlarsa Timur’un bunu kabul edebileceğini düşünürler. Bunu gidip Timur’a söylemek için bir heyet teşkil ederler. Heyetin başına da Nasreddin Hoca -rahmetullâhi aleyh-’i seçerler. Hoca ilk başta kabul etmez ama köy ahalisi hocayı yalvar yakar ikna ederler. Hocam derler, sen büyüğümüzsün sen Timur’un karşısında konuşur derdimizi anlatırsın. Hoca istemeye istemeye bu teklifi kabul eder. Köylüye der ki; o zaman hep beraber gidelim ben Timur’un yanına tek başıma gidip bunu kendi fikrimmiş gibi söyleyemem. Hep beraber gideriz ben söylerim sizde tekrar edersiniz o zaman belki Timur’u razı ederiz. Köylü hocanın bu fikrini kabul eder. Önde hoca arkada köylüler düşerler yola. Mesafe azalıp Timur’un sarayına yaklaştıkça birer ikişer köylüler kaçarlar. Hoca hep gözü yolda arkaya bakmadan saraya gider ve Timur’un karşısına çıkar. Timur ne istiyorsun diye hocaya sorar hocada başlar söze. Efendim der, emriniz üzere her köye ordunuzdaki fillerin bakımını üstlenmek üzere birkaç fil verildi. Bizim köye de bu taksimde iki fil düştü, malumunuz köyümüzün otlakları bellidir der ve kendisini tasdik edici hiç ses gelmemesinden şüphelenerek arkasına dönerek bakar. Birde ne görsün arkasında hiç kimse kalmamış. Köylünün hepsi saraya yaklaştıkça birer ikişer kaçmış. Hoca Timur’un karşısında tek kalmış. Timur sormuş; sözünün devamı nedir ne demek istiyorsun? Hoca bakmış tek başına Timur’a filleri al demek tehlikeli olacak demiş ki efendim ben diyorum ki bize iki fil az iki fil daha verinde onlara da bakalım. Hikâye bu ya Hoca önce köylülerin sözlerine aldanıp yola çıkmış sonra yalnız kalınca aldatıldığını anlayıp zekice bir hamleyle Timur’un elinden kurtulmuş.
Bu hikâyeyi bir kıyas için anlattım şimdi de bir hikâyeyi değil bir gerçeği belki etkili olsun diye masalımsı bir dille anlatıldığı için sadece herhangi bir hikâye gibi akılda kalan dillerde dolaşan bir gerçeği anlatacağım. Hepimizin bildiği unutamayacağımız acımız Kerbela şehitlerinin gerçeği. Olayın gelişimi hepimizce malumdur Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimiz kendisinden yardım isteyen Kufe’lilerin yardımlarına koşmuştur. Kendisine gönderilen gel bizi kurtar çağrısına cevap olarak kalkıp Kufe’ye gitmiştir. Bu gidiş öyle paldır küldür bir gidiş olmamıştır. Bu gidiş öncesinde birçok kişi oraya gitmesinin çok tehlikeli olduğu konusunda Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimizi defalarca uyarmışlardır. Etrafındakilerin uyarısının dışında Kufe’deki hasımları sürekli olarak kendisine buraya gelme gelirsen seni öldürürüz diye tehdit dolu haberler gönderiyorlardı. Bunların dışında kendiside Kufe’ye gönderdiği adamlarından oradaki durum hakkında detaylı bilgi alıyordu. Olayın gidişatı bu kadar açık iken Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimiz hiç tereddütsüz bilerek isteyerek Kufe’ye gitmiş orada şanlı bir mücadele vermiş ve davası uğrunda şehit edilmiştir.
Şimdi gelelim Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimizin başından geçen bu elim hadise ile Nasreddin Hoca -rahmetullâhi aleyh-’in kahramanı olduğu trajik ama komik hikâyenin ortak noktasına. Aslında sonuçlanması itibarı ile bu iki olayın bir ortak bağları yoktur. Fakat bu iki olay insanların aklında öyle şekilleniyor ki Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimiz Nasreddin Hoca -rahmetullâhi aleyh- gibi kandırılmış yola çıkarılmış sonrada yalnız bırakılmış bir mazlum gibi anlaşılıyor. Müslümanlar öncelikle Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimizin kandırılmadığını Kufe’ye ve dolayısı ile şehadete bilerek gittiğini açık bir şekilde anlamalılar. Bunu doğru anlamak olayla ilgili kavramlarında zihnimizde yerli yerinde olmasını sağlayacaktır. Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh-’ın ve beraberindekilerin hayatına kast edenler zalimdir. Kufe’de Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh-’a tabi olanlara sırf bu sevgileri nedeniyle eziyet edenler birer zalimdir. Ama ne Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimiz ve beraberindekiler sadece mazlumdur ne de Kufe’de Hz. Hüseyin’e tabi oldukları için zulüm görüpte buna rağmen onun yanında savaşıp ölmeyenler sadece mazlumdur. Evet, Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimiz ve beraberindekiler susuz bırakılmış birçok eziyet görmüş türlü türlü hakaretlere uğramış ve şehit edilmişlerdir. Bu sebepten dolayı mazlumlardır. Buna ilave olarak onlar ölümün onlara yakın bir ihtimâl olduğunu bilerek oraya cihada giden ve şehit olan mücahitlerdir. Bu onları mücahit, şehit ve mazlum yapar. Diğer taraftan Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimizi yardıma çağırıp sonrada onun yanında ölmeyip zulüm altında ezilmeye devam edenler fasık ve mazlumlardır. Tabi bir de zalimler var ki onlar kıyamete ve sonrasında sonsuza kadar zalim kalacaklardır.
Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh-’ın zulme karşı koymak için ölüme gitmesini kandırılarak tuzağa düşürülmüş gibi anlamak oraya gidişini sadece Kufe’lilere yardım için gitmiş Kerbela’da öldürülmüş diye basite indirgemek hadisenin altında yatan ince duyguları silip atmaktır. Hz. Hüseyin -radıyallâhu anh- efendimiz oraya mazlumun hakkını korumaya, zulmün karşılık bulamayarak kendini haklı görmesine engel olmaya, her dönem var olacak olan zalimlere karşı mazlumların yanında olmak gerektiğini göstermeye gitmiştir. Kerbela şehitlerinin ardından şuursuzca ağlayıp dövünmek yerine tarihi doğru okumak onların ruhlarını daha mutlu kılacak, vermek istedikleri mesajın anlaşılmasını sağlayacak, mazlumları rahatlatacak, zalimlerin huzurunu kaçıracaktır. Böylelikle bize de gerçek ile masalı ayırt etme tarihten ders çıkarmanın yolu açılacaktır.
İbrahim Zeren
30 Mayıs 200